4 Haziran 2009 Perşembe

JUSS MEYVE SULARI


Çok televizyon izlemememe ragmen Juss meyve suyunun çarpıcı reklamlarının dikkatimi cekmemesi imkansızdı! Aslında gayet basit bir kurgu, fakat olabildiginde gercekci ve etkileyici .. Vişneyle aram pek iyi olmadıgı halde "Vay be, dedim. Bu ne guzel bir meyveymiş".. Hakkında kısa bir arastırma yapana kadar Juss'un sahibinin Erikli oldugunu bilmiyordum .. Erikli'nin sahibi Hasan Anlanoba, Juss ile pazardaki en buyuk payı almak istiyormus.. Bu yuzden de A'dan Z'ye her şeyin son derece özenli ve planlı bir şekilde olmasına buyuk gayret gosteriyormus.. Gordugum kadariyla "juice" i andıran ismiyle, ambalajıyla, "son damlasına kadar lezzet" sloganı ve tabii ki reklamları ile pastanın buyuk payını yemeyi gercekten istedigini gosteriyor.. Eger fiyatlandırma ve dagıtım konularında da boyle basarılı olursa, pazarda lider olamasa da diger buyuk markalar icin ciddi bir tehdit olusturabilecegini dusunuyorum..

Hasan Anlanoba'nın istegi tabii ki cok kolay bir iş degil fakat şu an için imkansız da gorunmuyor..

BURGER KING VE FACEBOOK




Satışlarını yukseltmek isteyen Burger King, Amerika'da yeni bir reklam kampanyası baslatmıs. "Facebook'tan 10 arkadasını sil, istedigin bir menuyu bedava al!!" Tabii bu kampanya cok ses getirse de kimse arkadaslarını facebooktan silmemiş.. Fakat herkesin akıllarında bir ünlem işareti bıraktıgı kesin! -ki facebook da Burger King ile boyle bir anlasmaya girdigine gore kendine hayli guveniyor olmalı.. Uyelerini kaybetmekten korkmamış demek ki.. Dusunsenize boyle bir kampanyanın Türkiye'de de oldugunu.. Burada zaten insanlar tanımasa da "dıdımın dıdısı" mantıgıyla gordugu herkesi arkadas listesine ekliyor.. O yuzden bunları silmek de pek zor olmazdi.. Ayrıca yakın arkadaslarla da karsılıklı anlasılarak surekli silinip eklenirdik.. Burger King Turkiye ile basa cıkamayacagını dusunmus olmalı ki, boyle bir kampanya hala buralara ugramadı :)

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Microsoft Google'a rakip çıkardı



Microsoft arama motoru konusunda da iddialı. Google’ı sallayacak siteyi test eden şirket, sitenin ismini de koydu.



Masaüstü yazılım devinin bir süredir Microsoft’un şirket içi ağında ‘Kumo’ adıyla test ettiği arama motorunun ismi belli oldu: ‘Bing’


Bing, Microsoft şirket ağı içinde Kumo adıyla test ediliyordu.
Microsoft, son dönemde Apple’la iyiden iyiye kızıştırdığı rekabetin bir benzerini, İnternet araması konusunda Google ile yaşamaya hazırlanıyor.


Firmanın Apple karşısında Windows yüklü bilgisayarların daha ucuz olduğunu vurgulayan ve daha çok amaca hizmet edebildiğini ifade eden reklam kampanyasının bir benzeri, firmanın yeni arama motoru Bing için hazırlandı. Dünyaca ünlü reklam ve pazarlama dergisi Advertising Age’in haberine göre, Microsoft yeni arama motoru Bing’in tanıtımı için 80 ila 100 milyon dolarlık bir reklam bütçesi hazırladı.


Microsoft, Bing adını verdiği ve Live Search’un yerini alacak yeni arama motorunu son birkaç aydır dünya çapındaki şirket ağında test ediyor. Bing’in adını herkese duyurmak amacıyla milyonlarca dolar bütçeyle hazırlanan pazarlama kampanyasının, diğer arama motorlarının verimli olmadığı fikri üzerine hazırlandığı belirtiliyor.
Microsoft, günümüzde yapılan aramaların %40′ının yanıtsız bırakıldığını, yarısının daha önce bulunan ve işe yaramayan aramalardan oluştuğunu ve arama yapan kullanıcıların %46’sının istediği sonuca 20 dakikadan daha uzun sürede ulaştığını ifade ediyor.

Geleceğin meslekleri ve yeni iş fırsatları

Dünya hızla değişiyor, yeni iş fırsatları ve yeni meslekler ortaya çıkıyor. Bu birbirinden ilginç mesleklerin bazıları sadece gelecekte değil, şimdi de birer meslek ve iş fırsatı olarak düşünülebilir.

1- Mutluluk Müdürü (Happiness Manager) : Herkes çalıştığı şirkette mutlu olmak ister. Bu mesleği yapanların görevi, şirkette çalışanları mutlu etmek için, planlar, programlar oluşturup, onların daha mutlu çalışanlar olmasını sağlamak. Sanırsam bir nevi pazarlamanın şirket içi olanı diyebiliriz.

2- Karbon vergi danışmanı: Gelecekte karbon salınımları, daha da kirlenen dünyada, belirli kıstaslara ve ağır yaptırımlara maruz kalacak. Sanayi kuruluşlarının doğaya saldıkları karbon emisyonlarının, uluslararası çevre antlaşmalarına göre düzenlenmesi gerekecek. Salınan karbon oranlarına göre şirketlerden verigi alınabilecek. Bu nokta da şirketlere, ödeyecekleri vergilerin düzenlenmesi için karbon vergi danışmanları gerekecek…

3- İkinci bahar kariyer danışmanı: Gelecekte insanların yaş ortalaması uzayacak. Bu da yaşlı insanların da çalışması anlamına gelecek. Belki emekli olduktan sonra, yarı zamanlı işlerde bile çalışabilecekler. Şu anda bile çok sayıda bu şekilde emekli olup, can skıntısından muzdarip insan tanıyorum.:(

4- Basitlik Müdürü (Simplicity Manager) : İş süreçleri genellikle şirketlerde çok ayrıntılı ve karışıktır. Basitlik müdürü, bu süreçleri basitleştirip, uygulanabilirliğini yükseltiyor.

5- Trend analisti/Danışmanı: Günümüzde trendler hızla değişiyor. Gelecekte bu daha da hızlanacak. Şirketlerin, değişen trendleri hızla takip etmelerini sağlayacak kişiler gerekiyor. Türkiye’de ise, " Marketallica" trend danışmalığı veriyor.

6- Deneyim Tasarımcısı: Hizmet sektöründe çalışan şirketlerin müşteri deneyimleri üzerine yoğunlaşan, veya ürün üreten firmaların kullanılabilirlik veya ürün deneyimi üzerine çalışan kişiler. Artık çoğu şirket, ürün veya hizmet değil, deneyim pazarladığını söylüyor.

7- Uzay hostesi: Bazı şirketlerin uzay turizmi üzerine yoğunlaşmasıyla, ilerleyen zamanlarda popüler olabilecek bir meslek gibi görünüyor.

8- Yeşil Enerji Danışmanı/Uzmanı: Dünya için " yenilenebilir enerji arayışları", şirketleri yeni yönelimlere itiyor. Bu alanda şu anda bile bir talilep var. Ama konu hakkında danışmanlık yapacak insan sayısı fazla değil.

9- İç Pazarlama Danışmanı / İç iletişim Müdürü: Şirketler kendilerini müşterilerine pazarlamakta, onlara kendilerini anlatmakta başarılılar. Ama gelin görün ki, şirketler kendilerini, kendi personellerine pazarlamakta genellikle başarısız oluyorlar. :))..Mutlu müşteriler yaratıyorlar ama mutlu çalışanlar yaratamıyorlar. İç pazarlama danışmanları şirketlerin, çalışanları için de birer lovemarks olmasını sağlayacakmış. Şu anda bazı şirketlerde iç iletişim bölümleri çalışan bağlılığı ve çalışanlara stratejik iş iletişim konularında çalışmalar yapıyorlar ve çalışan motivasyonunu en üst seviyeye getirmeye çalışıyorlar. (Mutluluk müdürü ile benzeşiyor biraz)

İlk oyuncağınız ve sakladığı sırlar

Sizi bir an için çocukluk yıllarınıza geri götürüp ilk oyuncağınızı hatırlamanızı istesem, zihninizde hangi oyuncağınızın görüntüleri beliriyor? Çocukluğunuz nerede geçti, en çok oynadığınız oyunlar neydi? İlk oyuncağınızı hatırlayabiliyor musunuz? Ya arkadaşlarınızı? Peki sizce şu an yaptığınız ve yapmak istediğiniz işin/mesleğin çocukluğunuzun oyun ve oyuncaklarıyla nasıl bir ilgisi var?

Bütün bu soruların cevabı, şu anda yaptığınız iş ve kariyeriniz üzerinde ciddi bir etkiye sahip aslında. Bu sonuca nasıl mı ulaştım? Bir yazardan ve bir kitaptan.

Ethem Kocabaş'ın "Hep Çocuk Kaldık" isimli kitabını size öneriyorum.İlk başta kişisel gelişim üzerine kitaplar yazdığını düşündüğüm yazar, insan kaynakları ve zihin konusunda ayrıntılı incelemeler yapmış ve bu konularda çok sayıda firmaya danışmanlık yapmış.

Firmalarda iş görüşmesine gelen kişilere, çocukluklarında en çok hangi oyuncaklarla oynadıklarını ve hangi oyunları çok sevdiklerini sormanın, adayın potansiyelini anlamak açısından büyük fayda sağlayacağını belirtiyor.Adayın oynadığı oyunlar ve oyuncaklarının meslek belirlemede büyük etkisi olduğundan da bahsediyor

Kitap, Beyazıt Öztürk’ten Fuat Güner’e, Gazanfer Özcan’dan, Hakkı Devrim’e, Mithat Bereket’ten Halit Kıvanç’a kadar, profesyonel yaşamlarında doruğa ulaşmış çok sayıda kişinin, çocuklukları ve ilk oyuncakları üzerine yapılmış söyleşilerden oluşuyor…

En çok dikkatimi çeken ise Beyazıt Öztürk’ün söylediği “Kendi oyuncağımızı kendi yaratan bir toplumuz” cümlesinin söyleşi yapılan çoğu kişinin ortak duygusu olduğuydu. Değişiklik kişilik özelliği olarak adlandırıyor yazar bu durumu. Ben " Yaratıcılık" diyorum. Yaratıcı kişilerin ortak özelliklerinin oyuncağını veya oyununu kendi yaratan insanlar olduğunu düşünüyorum. Geçmişte, sokakta oynanan oyunlar çok fazlaydı ve oyuncaklar azdı. Yazara göre bu da sosyal iletişim zekasını destekliyor ama günümüzde oyuncaklar çok ve oyunlar az. Bu da sosyal iletişimi kötü bireyler yaratıyor.

.

29 Mayıs 2009 Cuma

Gerilla Pazarlama


Gerilla Pazarlama'nın anafikri en düşük maliyetten en yüksek karı çıkartmak. Geleneksel pazarlama anlayışında pazarlama için para yatırmak gerekiyor. Gerilla Pazarlama'da ise önemli olan para değil hayal gücü. Tüketicilerle, daha doğrusu müstakbel tüketicilerle beklemedikleri bir anda ve beklemedikleri bir şekilde karşılaşmak ve böylelikle akıllarında kalmak bu işin esasını oluşturuyor.
Jay Conrad Levinson, Gerilla Marketing’i şöyle tanımlıyor; ” Bütçesi küçük hayalleri büyük girişimciler için …”
“Guearilla Marketing”in amacı kendi mallarına, hizmetlerine, tekliflerine olan ilgiyi en yükseye çıkarırken bu uğraş için harcanılan kaynakları, masrafları en aza indirmektir. Gerilla Marketing tıpkı bir gerilla savaşcısı gibi dikkati başka bir tarafa çekmeye çalışır. Bunu yaparkende uyguladıkları politikalar “değişik, şaşırtıcı, orijinal, eğlendirici”dir. Her şey küçük bir bütçeyle meydana gelir ve her türlü sektörde kullanılabilir.
Gerilla Marketing de şirketler Marketing stratejilerini oluşturmak için mutlaka fiyat politikalarına dikkat etmek zorundadırlar. Sundukları ürünler, teklifler şaşırtıcı, agresif olmalıdır.

Resimlerle ilgili düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle.. Öncelikle ilk resim. Kanada'da bir kahve firması şeffaf bardak gibi görünen bir bardak üretiyor. Gerçekten çok yaratıcı bir fikir. Çoğu gerilla taktiği poşetlerle uygulanıyor sanırm. Bunun gibi çok resime rastladım araştırırken. kahve içimine yeni bi alışkanlık kazandırmayı sağlayan bu değişik ve eğlenceli bardaklar, kahve alışkanlığını arttırmada destek sağlıyor.


Bana en ilginç gelen resime geldi sıra.. Kahveyi çok sevdiğimden olsa gerek..

Bir kahve firması Hey, City that never sleeps. Wake up sloganı ile bilbordunu yere koyuyor.Rogar kapağının üzerinden duman çıkıyor ve doğal bir reklam oluşmasını sağlıyor böylece. Yaratıcılıkta sınır olmadığını anlatan en iyi örneklerden biri. Böyle bir görüntünün çekiciliğine kapılmamak mümkün değil. Buradaki ince düşünce kent yaşamının gündelik gerçekliği ile ürününüzü etkinleştirmek. Hem de çok az bir maliyet ile. Yaratıcılık arttırıldıkça maliyet düşüyor böylece.

KRİZLE MÜCADELEDE İLGİNÇ YÖNTEMLER


Londra’da bir restoran ekonomik krizin etkilerini azaltmak için yeni bir pazarlama taktiği geliştirilmiş. Londra’nın finans merkezinde bulunan bu restoranda müşterilere yemeklerinin sonunda hesap getirilmiyor. Bunun yerine yedikleri yemeğe ne kadar değer biçtikleri soruluyor. Ekonomik kriz nedeniyle müşteri sayısının azalmasını önleyen bu taktik, şimdilik işe yaramışa benziyor.

Londra’nın Farringdon semtindeki Little Bay lokantasının önünde büyük bir grup öğle yemeği için yer olup olmadığını soruyor. Ancak lokanta tıka basa dolu. Little Bay restoranının mutfağı, öğle yemeğine gelenleri doyurmak için seferber olmuş. Menüde fiyat bölümününse boş olduğu göze çarpıyor.(Çünkü bu bölümü müşteriler dolduruyor) Bunun yerine müşterilerden, yedikleri yemeğe değer biçmeleri isteniyor. Restoranın sahibi Peter İliç ise çok olumlu tepkiler aldığını, müşteri sayısının da iki kat arttığını söylüyor. Peter İliç müşterilerin şu anda yemeklerin asıl bedelinden daha fazla ödediklerini söylüyor. İşletmeci, müşteri sayısı arttığı için uygulamayı uzatmayı düşünüyor.

Müşteriler ise fiyatı belirleme fikrinden memnun.Bu uygulamanın Türkiye de hayata geçtiğini düşünemiyorum.Düşünsenize bir müşteri gelip “Yemekler harika. Çok beğendim. Ne kadar ödeyeceğime henüz karar vermedim ama oldukça yüksek bir değer biçmeyi düşünüyorum,” diyor. Bu gerçekten oldukça adil bir sistem. Aynı zamanda iyi bir promosyon taktiğidir.Ama Türkiye de bu şekilde bir sistemin işleyeceğine inanmak zor.Bu düşünceme katılmayan kişiler çıkacaktır mutlaka fakat bu bence müşteri kalitesiyle alakalı bir durumda aynı zamanda. Bu tarz bir promosyon taktiği olmasa da bizde Türk işletmecilerden yeni promosyon taktiklerini sabırsızlıkla bekliyoruz:)

KAPIDAN SATIŞ BİTTİ, 'SPAM' GELDİ

Firmalar, ürün tanitimlarini pahali olan TV reklamlari, görselligi bulunmayan radyolar yerine, ayni anda 100 bin kisiye mail gönderebildikleri e-pazarlama yöntemini tercih etmeye basladi.Dünyada da hizla yayilan bu yöntem nedeniyle Türkiye'de mail adreslerinin satildigi ayri bir sektör olustu.Birkaç yil öncesine kadar kapidan satis yöntemiyle her kapiyi çalan, ürününü satamasa bile tanitma imkani bulan firmalar, TV reklamlarinin pahali olmasi nedeniyle son dönemlerde internete sarildi. Internet, firmalara ayni anda 150 bin kisiye ulasma imkani sagladi.

Türkiye'de henüz yeni yeni yayilmaya baslayan e-pazarlama yöntemi ile firmalar hazirladiklari kampanyayi ya da reklami 150 bin kisinin e-mail adresine gönderebiliyor.Bu yöntemin Türkiye'de ilgi görmesi, mail adreslerinin satildigi bir sektörü olusturdu. Türkiye'de birçok kisi ya da kurulus, elinde bulunan mail adreslerini talep eden firmalara belirli ücretlerde satiyor. Örnegin 1 milyon mail adresine gönderim fiyati 300-4 bin TL, 20 bin adrese gönderim ise 50-150 TL arasinda degisiyor. Firma sadece bir kez gönderebiliyor, ikinci gönderim için ayni ücreti ödemek zorunda kaliyor.
Bazi firmalar ise kendi mail grubunu olusturmak için çesitli yöntemler deniyor. Bir firmanin internet sitesinde kurdugu oyuna mail adresi ile girilebilirken, ikinci ya da üçüncü basamaga geçislerde bir tanidigin mail adresi isteniyor. Baska bir firma, düzenledigi kampanyaya katilim için mail adresi istiyor. Bazilari da adres güncelleme yapip yeni mail adreslerine ulasiyor. Türkiye de su an bu isi yapan kurusular var. Bu kuruluslar , e-pazarlama yöntemi yayildikça bilgisayar ve internet konusunda uzman olanlar, sitelerden mail adresi toplayip, bunlari paketler halinde satiyorlar.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Algida Max Üzerine AFORİZMALAR!! (Ciddi Değilim!) :))


Marketing Part ( GREEN): Yazın gelmesiyle, yeni reklam filmini ekranlarda döndürmeye baslayan Algida, özellikle " Aslan Max" creklamıyla cocukların ilgisini cekiyor. Cizgi film formatinda hazırlanan reklam Guney Afrika'da cekilmis ve tam 80 adet dondurma tuketilmis. Hedef kitlenin "çocuklar" oldugunu dusunursek, gayet guzel hazırlanmış bir reklam. Bir cocugu cezbetmek icin her sey mevcut; macera, heyecan ve tabii arkadaslık teması!

ANILAARR, ANILAAR PART (LADY IN RED, eheheh): Ben de cocukken "Power Rangers" ı izleyip, havaya girerdim, dunyaya kurtaracagımı filan zannederdim.. Şimdi de degisen bir sey yok, cocuklar Algida Max yiyince Aslan Max ile Afrika'ya gideceklermiş gibi hissediyorlar.. Keske gidebilseler.. Ben bir ranger olup dunyayı kurtaramadım ama bari onlar Afrika'ya gidebilsinler safari turlarına.. Eskiden, daha okula bile baslamamisken, Çokomel kagıtlarını biriktirip "Akülü Araba" cekilislerine de katılırdım ben. Daha o zamandan alışmışız kupon biriktirmeye, simdi "50 kupona tencere takımı" muhabbetleri pek sarsmıyor beni.. Olabilir yani ne var, taksit taksit tencere takımı.. Hem belki de millet sırf tencere derdine gazeteleri de duzenli takip eder olmustur kim bilir..

CLOSING PART ( sevdigimin en sevdigi renk, BLUE): Bu geceden ve pesimistlikten optimistlige gel-git'ler yapan kalbimin kıyılarından sizlere - "siz" dedigim de olsa olsa bi Tugba Hocam olur, belki de bizim kızlar.. ama bozmayın, genis okuyucu kitleme sesleniyorum ben burdan- .. kalbimin kıyılarından sizlere selam eder, kucuklerin gozlerinden buyuklerin ellerinden oper, iyi yolculuklar dilerim.. Ne demisler: Yureginin goturdugu yere git !! ;)

İTİRAF PART (PURPLE): Yine yalan attım size, benim bi sevdigim bile yok. Ama olsaydı o da maviyi severdi eminim...

AĞLAK PART (PORTAKAL): Daha fazla devam edemicigim sevgili blog, böhüüüü..... ( Bu arada, fotografta yuzu gecen sahıs Alexander Rybak'ı cok tatlı buldugum icin kullandım sadece.. Yazıyla hicbir ilgisi yoktur, olamaz.. Gonul ister olsun ama.. Hayat işte.. Bu fotografı sadece yazıma ilgi cekebilmek icin kullandım. Bir cesit marketing yani.. ; )

3G Teknolojisi Sayesinde 6 milyon Telefon Satılacak


Mobil iletişimde devrime yol açacak 3G teknolojisinin başlamasına az kaldı.

MOBİSAD 3G ile birlikte 6 milyon cep telefonu satılacağını açıkladı.

Dünyada 100'ün üzerinde ülkede uygulanan ve yaklaşık 475 milyon kullanıcısı olan 3G teknolojisinin yakında Türkiye'de de uygulanmaya başlamasıyla, cep telefonu piyasasının hareketlenmesi bekleniyor.

Öncelikle nedir 3G Teknolojisi? Bize sağlayacağı hizmetler nelerdir?

Ülkemizde mobil telekomünikasyon sektörünün ilk uygulamasını oluşturan 1G sistemleri üzerinden sadece ses hizmetlerini sunabilmek mümkünken, 2G Sayısal sistemler daha kaliteli ses hizmetlerinin yanı sıra SMS gibi basit veri hizmetleri de sunulabilir hale geldi.

2.5G olarak adlandırılan geçiş döneminde ise, mobil şebekeler üzerinden internete erişim imkanı sağlandı ve veriye dayalı hizmet türlerinde artış kaydedildi. Her kuşakta ses hizmeti sunulabilirken, bir sonraki kuşak daha kaliteli ses hizmetinin yanında daha hızlı ve zengin içerikli veri iletişimine imkan sağlıyor.

3G sistemlerinde hızlar artık Megabitlerle ifade edilmekte ve 2Mbps hızına, bir sonraki teknolojiyi oluşturan HSDPA’de (High Speed Downlink Packet Access -3.5G) 14 Mbps veri iletim hızlarına teorik olarak ulaşılabiliyor.

Hızdaki bu artış özellikle bilgiye erişim açısından alışılan erişim kavramına yeni bir boyut getirecek. Mobil ortamda görüntülü telefon hizmetleri, e-posta alıp gönderme, bankacılık hizmetleri, yüksek hızlarda internet erişimi, etkileşimli oyunlar, canlı radyo TV yayınlarına erişim gibi pek çok hizmetler, 3G mobil terminal cihazları tarafından rahatlıkla sağlanabilecek.

Abonelerin bu hizmetleri alabilmesi için 3G sistemine uyumlu cep telefonları kullanmaları gerekecek. Ancak Türkiye’de henüz uygulama başlamamasına karşın bugüne kadar 1 milyonun üzerinde 3G sistemine uyumlu cep telefonunun satıldığı belirtildi.

E-devlet uygulamalarına önemli bir ivme kazandıracağı, sağlık hizmetleri, uzaktan eğitim, mobil-kütüphane, internet üzerinden bilimsel laboratuarlara erişim, internet üzerinden dil eğitimi gibi uygulamalar ile eğitime katkı sağlanması öngörülüyor. Ayrıca, sistemin yaşlı ve engellilerin uzaktan gözetim ve kontrolünde kolaylıklar sağlayacağı, mobil uygulamalar ile vatandaşların yaşamını daha da kolaylaştırması bekleniyor.

3G uygulaması ile operatörlerin sunacağı hizmetler karşısında tüketicilerin hızla 3G'yi destekleyen cihazlara yöneleceğini kaydeden Mobil İletişim Araçları ve Bilgi Teknolojileri İş Adamları Derneği (MOBİ- SAD) Yönetim Kurulu Üyesi Caner Özgül şunları söylemiş: "Türkiye'de 2008 yılında yaklaşık 15 milyon cep telefonu ithal edildi ve satıldı. 2009 yılında yüzde 20 - 25 seviyesinde kayıp yaşadık. Şu anda 3G uyumlu cep telefonu sayısı 3 milyon adet civarında. Sistemin kolaylıklarının yaygınlaşmasından sonra özellikle 2010 yılında 6 milyon yeni 3G uyumlu cihaz satışı olmasını bekliyoruz."

3G Teknolojisiyle ilgili bilgi veren birçok reklama rastlıyoruz. Ama ben üstte belirttiğim şeylerin olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hatta sürekli yeni özellikler eklenen, uzaktaki eş dostumuzla haberleşme amacı taşımayan, tamamen insanları kandırmaya çalışan cep telefonu ve komünikasyon şirketlerinin yeni bir reklam stratejisi diye düşünmüştüm. Ama görüyorum ki, gerçekten pek çok alanda fayda sağlayacak ve yaşamımızı kolaylaştıracak. Özellikle sağlık ve eğitim alanında sunabileceği hizmetler beni çok memnun etti, biraz olsun ülkemiz daha iyi bir yer olabilecek.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

ÜLKER İLE COCA COLA GİTGİDE DAHA FAZLA RAKİP HALİNE GELİYORLAR

ÜLKER Grubu’nun Oba ve Doga çay markalarini satin almasiyla hareketlenen çay sektöründe gözler Coca-Cola’ya çevrildi.

Geçtigimiz yilin sonlarina dogru bünyesine Dogadan Çay’i katan dünyanin en büyük alkolsüz içecek sirketi Coca-Cola, Dogadan ile ilgili yeni stratejilerini önümüzdeki günlerde kamuoyuna açiklamaya hazirlaniyor.

Türkiye’de gazli içecek ve su alanlarinda faaliyet gösteren Coca-Cola bu satin almayla son yillarda giderek büyüyen çay pazarina da girmis olacak.



Pazar liderinin Dogadan oldugu bitki ve meyve çaylarinda da hizli bir gelisim gözleniyor. 60 milyon dolarlik ciroya ulasan bu alanda bir önceki yila göre büyüme orani yüzde 48 civarinda.
1975 yilinda kurulan Dogadan sirketi, Türkiye’nin ilk bitkisel çay markasi ve ilk poset çay üreticisi özelligini tasiyor. Almanya’dan poset çay makinesi ithal ederek kurulan fabrika,1985’te tescillendi. Sirketin büyümesi ise 90’larin ikinci yarisindan sonra oldu. 1998 yilinda Isviçre kökenli MKT Holding ile yari yariya ortak olan Dogadan, o tarihten sonraki hizli gelisimi ile pazarin en önemli oyuncusu haline geldi. Son 10 yilda yaklasik 25 milyon dolarlik yatirim yapilan Dogadan tesisleri, Avrupa çapinda sayili fabrikalar arasinda gösteriliyor.


MARKASIZ ÜRÜN SATIYOR AMA DÜNYA ALIYOR

Markasız bir ürünü satın almak ilk etapta çok cazip gelmiyor, fakat tüketim çılgınlığı ve sınır tanımayan marka patlaması arasında markasızlığını hayat tarzı haline getiren Japon Muji aklınızdaki markasız ürün satın alınır mı sorusuna cevap veriyor. Bizler için artık kullandığımız kalemin hatta içtiğimiz kahvenin bile markası önem taşıyor. Bir şey alırken markasına bakmak, etiketini görmek istiyoruz. Çünkü çoğumuz için marka demek kalite demek. Ancak bu durumu ortadan kaldırmak isteyen bir marka zinciri var. Uygun fiyatlı, sade tasarımlı, çevre dostu ve işlevsel ürün satma prensibiyle hareket eden Muji markasızlığını hayat tarzı haline getirmeyi amaçlıyor. Aslında bu amacına çoktan ulaşmış diyebiliriz, çünkü dünya çapında 300 mağazası bulunuyor. Son mağazasını ise Nişantaşı’nda açan Muji`nin anlamına gelince... Japonca MU yokluk, JI(shirushi) ise sembol demek. Yani Muji markasız ürün, tam ismiyle Mujirushi Ryohin markasız kaliteli ürünler anlamına geliyor. 7 bin çeşitten fazla ürün satılan Muji`de mobilyadan çantaya, havludan makasa, ihtiyaç duyabileceğiniz birçok ürün bulunuyor.

Gösterişten ve süsten hoşlanmayan Muji`nin ürünlerinde bunun yansıması açıkça görülüyor. Mağazada dahil olmak üzere her şey sade, ambalajlar bile dümdüz ve tam anlamıyla bir çevre dostu. Ürünlerde geri dönüştürülmüş malzemeler kullanılmış. Örneğine pek sık rastlamadığımız geri dönüştürülmüş iplikten yapılan yatak çarşafları, yastık kılıfları ve oyuncaklar büyük beğeni toplamış. Muji`de Fiyatlar 1 YTL`den başlıyor. 20 YTL`ye tişört, 89 YTL`ye gömlek de var. Aslında ilk duyduğumda fiyatların çok hesaplı olacağını pek düşünmedim. Çünkü yabancı birçok marka euro, dolar ya da pound olan etiketlerinin üzerine YTL olarak neredeyse iki katı fiyatlar koyuyor. Muji ise bunu yapmamış. Dolayısıyla seçtiğiniz ürünü birkaç kuruş farkla aldığınızı görüyorsunuz.

Ayrıca, dünyaca bilinen bu sistem, internette gruplar tarafından da büyük ilgi görüyor. Türkiye de son zamanlar da buna ilgi gösteren ülkeler arasında yer almakta. Çünkü Muji klubü 24 saatte tam 400 üye kazanmış durumda.(Bence insanlar tarafından benimsenince bu rakam artar.)Çünkü fiyat, ürün kalitesi ve çevre dostu olma özelliklerini arayan tüketici için MUJİ biçilmiş bir kaftan.

24 Mayıs 2009 Pazar

Tüketim Dünyasına Yeni İCATLAR




Hani bazen izleriz ,yada duyarız, yani bir şekilde haberimiz olur ve deriz ya "Eh bunu da buldular , başka bir şey kalmamıştır" diye...Ama bugün okuduğum bir haberle anladım ki insanoğlunun yaratıcılıkta bazen sınırları zorluyor:)..tabii hemen sizinle paylaşmak istiyorum



Sanırsam bunu evlilik yıldönümünü unutan bir erkek bulmuş olsa gerek:) çünkü bir erkek bu önemli tarihi unutursa, sonradan en pahalı hediyeleri alsa bile affetirme olasılığı çok zor:)


İşte bu gördüğünüz yüzük erkeklerin yardımına koşuyor "Remember Ring" ( hatırlatma yüzüğü) ismi ile piyasaya sürülen bu yüzüğün görünüş olarak normal bir alyanstan pek bir farkı bulunmuyor gibi gözüküyor ancak yüzüğün içinde bulunanan mekanizma ile yüzüğü belirlenen bir tarihe ayarlıyorsunuz ve o günden bir gün önce her saat başı 10 saniye içeresinde 120 derece ısıya kadar ulaşıyor ve parmağınız yanıyor. Şunu da belirtmek lazımdır ki altın çok iyi bir iletkendir .


İşkence gibi bir hatırlatma olsa da şunu hiç bir zaman unutmamak lazım 120 derecelik ısıyla parmağınızın yanması bu günü unutmaktan çok daha iyidir :))


Ayna Ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada? ..:)


Yaşasınn, giy çıkart işkencesi bitiyor; Yılın icatlarından biri olan bu ayna en çok kadınları sevindirecek. Ayna, kıyafeti sanal olarak üzerinizdeymiş gibi gösterebiliyor. Ayna ayrıca fotoğrafınızı çekip, istediğiniz kişinin cep telefonuna yollayabiliyor.

Fotoğrafta da gördüğünüz gibi aslında etek üzerinde yok, ama nasıl durduğunu baktığı aynadan görebiliyor.

aslında bu ikiyönlü hem erkekler eşleri alışveriş yaparken daha az sıkılıcak..hemde kadınlar aynı sürede daha çok kıyafet deneyip alışveriş yapacaklar:)


Sabah erken kalkmak mı...olamaz..olmamalı!



Ne kadar güzel olur o sabah uykuları...özellikle kalkıcağınız son 5 dakika,ve o enteresan telefon melodileri yada sanki zıplayarak çalan saatler (bana hep böyle geliyor, sanki saat benim erken kalkıcak olmamla eğleniyor gibi!)bunu tam bir işkenceye çeviriyor.

Ve benim çok beğendiğim, Türkiye de satışa çıktığı anda alabileceğim bir icat "Işıkla uyandıran yastık"..evet evet yanlış duymadınız,ilk önce bende inamadım. Bu yastık, insanı ışıkla uyandırıyor. Ayarladığınız saatten 40 dakika önce hafif hafif ışık yaymaya başlayan yastık, daha sonra iyice parlaklaşıyor.

Şimdi düşündümde yakında bunun "hadi artık kalk bak, geç kalıcaksın" diye seslisini de yaparlar..olurmu, bence olur.

Pazarlama Dünyası Blogosferi'i Keşfetti

Evet şu anda bu yazıyı okuyorsanız, demek ki sizde blog deryasındasınız :)

Bloglar, internetten sonra, bilgi dünyasında patlak veren en büyük salgın olarak nitelendiriliyor.İş dünyasını sarsacağı ve hatta blogların iş hayatı için seçimlik bir araç değil, bir ön koşul olmasından sözediliyor. Durum böyle oluca da pazarlamacıların "gözbebeği" oluyor .

Marketingprofs.com yazarı B.L. Ochman şöyle diyor: “Eğer Blog’ları işiniz için nasıl kullanacağınızı düşünmüyorsanız, çok büyük bir fırsatı kaçırıyorsunuz demektir. “Blogging” etkili bir pazarlama aracı olabilir. Aynı zamanda tüketiciler ile ilişkiyi sürdürmek için mükemmel bir yol ve olası problemleri öğrenmek için bir erken uyarı sistemi olabilir.”

belki merak etmişinizdir kelime anlamını, ne dersiniz?

Blog nedir? Kelimenin ilk oluşumu, "Web" ve "Log" kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş, “Weblog” olarak isimlendirilmiştir. Bu teknik biraz daha yaygınlaştığında ise, "blog" olarak kısaltılmıştır. Türkçe’ye de “ağ günlüğü veya web günlüğü” olarak çevrilmiştir. Ancak, bu çeviri yerine Türkçe’de “blog” olarak kullanılmaya devam etmektedir .


kısa bilgilendirmeden sonra peki BLOG’LAR PAZARLAMA DÜNYASINA NE SUNABİLİR ?


Bugün, haberler ve yeni fikirler, blog’ların da içinde bulunduğu pek çok kaynak aracılığıyla eskisinden de hızlı bir şekilde yayılabiliyor. Bu yayılımın çoğu beklenmedik bir biçimde ve radara yakalanmadan gerçekleşiyor. Haberler genellikle ses ve video kayıtları ile resimlerin bulunduğu zengin bir medya formatında sunuluyor. Blogger’lar bir gece içinde ortaya çıkıp haftalar, hatta günler içinde şöhret kazanabiliyorlar. Blogger’lar aslında bilginin yaratıldığı, yayıldığı ve bu bilginin etki gücünün yüksek olduğu bir mikro evren kurmuş durumdalar. Üstelik, pazarlamacıların ulaşmak için milyonlarca dolar harcadığı ‘tüketici’lere, ilk elden ve etkin şekilde ulaşabildikleri bir evren; ki bu evren, iletişim ve medya camiasının bilindik kurallarını takip etmiyor.


İnsanların blog’ları oluşturmasından ve bunların okunmasından bağımsız olarak, tüm blogger’lar iş, halkla ilişkiler, pazarlama ve reklamcılık dünyalarının dikkate almasını istedikleri toplu bir mesaj gönderiyorlar: “Blogger’lar burada ve burada kalmaya devam edecekler. Bizimle anlaşın.”

Bu çağrı karşılıksız kalmıyor. Blog’ların etkileyicilikleri ve izleyicileri arttıkça, firmalar hedef pazarlara ulaşmak, ulaşılması güç tüketiciler ile iletişim kurmak ve kendi ürün/markaları hakkında söylenenleri izlemenin yeni yollarını bulmak için blogsfer’e giriyorlar. Yani, artık pazarlamacılar, müşterilerine birşeyleri sadece aktarmak yerine onlarla bir şeyler paylaşmanın zamanının geldiğini farkediyorlar.

Bu durumda tüketiciyle pazarlamacıyı çok daha yakınlaştırıyor...işte bu sebepten Bloglar pazarlamacıların yeni gözdesi...:)

Giyim şirketlerinin yeni hedefi küçük kız çocukları..

19/04/2009 tarihli bir haber. Öncelikle yazıyı olduğu gibi aktarıyorum. Ardından fikrimi yazacağım.

Bella Haiz goes shopping a lot with her dad

Amerika’da 7 ile 14 yaş arasındaki kız çocuklarına yönelik hazır giyim pazarının hacmi yılda 40 milyar dolardan fazla. Uzmanlara göre bu yaş grubundaki kız çocukları her yıl kişi başına iki bin dolardan fazla para harcıyor. Bazı firmalar bu genç müşteri kitlesine ulaşmak için Internet’i kullanıyor.

7 Yaşındaki Bella Haiz yaşıtları gibi modayla yakından ilgileniyor. Pazarlamacılar için 7-14 yaş grubundaki kız çocukları oldukça cazip bir kitle. Bella Fashionology adlı web sitesine girip burada kendi kıyafetlerini tasarlayabiliyor. Bella istediği tarz tişörtü seçiyor. Sonra da rengine karar veriyor. Bu Bella’ya için zevkli bir oyun. Annesiyse bu konuda temkinli.

Uzmanlara göre Internet, 7-14 yaş arası kız çocuklarına hitap eden firmalar için yeni bir pazarlama aracı. Satış uzmanı Jayne O’Donnell’ın bu yaş grubundaki kızların alışveriş merakı üzerine yazdığı kitap yakında piyasaya çıkacak. O’Donnell şöyle konuşuyor: “Bu yaştaki kızlar, alışveriş merkezlerinde gezmek yerine bilgisayarları başında vakit geçiriyor.’’ O’Donnell, Internet üzerinden alışveriş yapmanın bu yaşlardaki kız çocuklarına oyun gibi geldiğini söylüyor.

Fashionology.com sitesi şirketin Los Angeles’daki şubesinin elde ettiği başarı üzerine kurulmuş. Şirketin sahibi Elizabeth Wiatt tüm dünyadan kız çocuklarının siteyi ziyaret ettiğini söylüyor. Wiatt’a göre Bangkok’tan Avustralya’nın başkenti Sidney’e oradan Teksas’a kadar bütün kız çocukları Fashionology.com’u kullanıyor. Bella’nın annesi Annette Larkin çocukları denetlemenin önemini vurguluyor. Internet’te alışveriş yapmanın erken yaşta tüketiciliği teşvik ettiğini belirten Larkin, “Alışveriş yapmanın kızım için bir hobi haline gelmesini istemiyorum.’’ Larkin kızı Bella’yla zaman geçirmek amacıyla bir alışveriş merkezine gidip alışveriş yapmayı tercih ediyor.ir

Sıra benim yorumumda.. Haber gerçekten çok ilgimi çekti. Nike, Converse gibi markaların websiteleri gibi bir yol izlemişler ama sadece modayla ilgilenen küçük kız çocukları için. Aslında bu sitede uygulanan yöntem ''mass customization''. Yani standart t-shitler, etekler üzerine yine standart bir şekilde tasaramcılar tarafından önceden oluşturulmuş olan resimli,yazılı baskıları basıyorlar sadece. Yani genç hanımlar kendi tasarımlarını oluşturduklarını sanıyorlar ve kendilerine özel bir ürün tasarladıklarını düşünüp belki de arkadaşlarına hava atıyorlar. Site dream it! make it! wear it! sloganıyla gayet basitçe amaçlarını ortaya koyuyor zaten.. Küçük kızların bunu bir oyun olarak görmesi çok doğal,annelerine yalvar yakar aldırdıklarından eminim.

Şirketin satışlardan memnun olduğu kesin, peki ya anneler?Günümüzde bilgisayar başında geçirilen zaman git gide artıyor, oyunçağında olan, aileleri ve arkadaşlarıyla vakit geçirmeleri gereken çocuklar bu tür para tuzağı sitelerde vakit öldürüyor. Çocukluk dönemi bir daha geri gelmeyecek, nasıl olsa büyüyüp üniversiteye gittiklerinde veya iş hayatına başladıklarında ister istemez bilgisayarın esiri olacaklar. Ama şimdi açık alanlarda sosyal aktivite vakti.. Küçüklüğümü hatırlıyorum da, ne güzel oyunlar oynardık eve girmek bilmezdik. Gerçi bilgisayar yoktu o zamanlar ama olsa da şimdiki nesil kadar çok vakit geçirmezdik. Sanırım yaşlanıyorum..

23 Mayıs 2009 Cumartesi

AZI KARAR ÇOĞU ZARAR


Pazarlama stratejilerinden bahseden bir kitap gayet ilgi çekici bir şekilde başlıyordu. Bir deney yapılmıştı kırmızı ışıkta bekleyen insanlara. Üstü başı dağınık olan ve pejmürde görünen bir adam yol boşken trafik lambasında kırmızı yanmasına rağmen karşıya geçiyordu. Diğer insanlar ise bu adamı yargılıyor ve suç işlediğinden bahsederek kendi aralarında söyleniyorlardı.. Ertesi gün aynı yerde, takım elbiseli, elinde bond çantasıyla gayet şık bir adam yine kırmızı ışık yanmasına aldırmadan karşıya geçti. Çok düşündürücüdür ki; dünkü pejmürde adamı yargılayan kalabalık bu sefer adamın arkasından gidip yasaları ihlal ettiler!! Bunun nedeni sorulduğunda ise açıksozlulukle konuştular: "İyi kıyafetli adama yanlış bir şey yapmayı yakıştıramadık, bir bildigi vardır dedik ve yadırgamadık. Kotu kiyafetli adam icinse onun bilgisizligini, gorgusuzlugunu öne cıkarıp elestirdik." Oysa her ikisi de yasaları ihlal etmisti!

Bu arastırma gosteriyor ki; goruntu onemli.. Ya da daha pazarlama temelli soylersek logo, renk, marka ve hatta bunların nasl sunuldugu.. Bir ürünun içi ne kadar mukemmel olursa olsun, ambalajının yırtık pırtık olması bizim o urunu almamız icin gerekli olan motivasyonumuzu dusurur.. Fakat tam bu noktada bir dengeden de soz etmek gereklidir. Ana haber bultenlerini dusunelim. Tum bayan sunucular guzel, cok guzeldir. Giysilerinden makyajlarına, diksiyonlarina kadar her seyleri mukemmeldir neredeyse.. Recep İvedik'in de dedigi gibi ruhlar aleminde yasamıyoruz ki ruh guzelligi onemli olsun.. Tabii ki beden guzelligi daha onemlidir.. Fakat yabancı bir ulkede yapılan arastırmaya gore; erkekler bu cok guzel bayanların sundugu haberlerin en az yarısını hatırlamıyormus.. Tabii ki o sırada baska seyler dusundukleri icin! Ortalama guzellige sahip bayanların sundugu haberler ise daha cok akılda kalmıs..

Bu farklı iki arastırma, tek bir sonucta birlesiyor: Guzelligin, ambalajın, karizmanın fazlası zarar! ( Aslında her şey gibi..) Hani o kadar guzel bi reklam yaparsınız ki, insanlar 1 yıl sonra bile reklamı hatırlarlar ama hangi markanın reklamı oldugunu daha 1 saat dolmadan unuturlar.. Bikinili kızlarla dolu reklam cok ilgi cekicidir ama bittikten sonra akılda kalan bunun bir bira reklamı oldugu degil, ne kadar cok dolgun gogusu ve uzun bacagı bir araya getirip izletebildigidir!! Nabza gore serbet de bir yere kadar yani, arada bir durup "Bilader, senin bu nabzın fazla atmaya basladı, bi kendine gel" diyen tokat gibi reklamlar, tanıtımlar vs yapmak lazim.. Hoş, zaten bizim milletimiz de kendisini tokatlayanları hep daha cok sever.. Bence şu an guzel bir noktaya parmak bastım, bu fikrimi pazarlamacılar kullanabilir. Turk erkeklerini gectim ama belki de Turk kadınlarnın ideal bir markadan beklentisi de boyle bir şeydir.. Bir koca gibi olmalı ideal bir marka.. Hem dövüp hem sevebilmeli yani.. Dediğim gibi bence denemeye deger bi fikir.. :)

ÇOK KATLI PAZARLAMA

Aslında bugün sizlerle stratejik pazarlama planıyla ilgili bazı bilgiler paylaşmak istedim.Fakat son zamanlarda yoğun network talepleri beni bu yazıyı yayınlamaya itti. "Çok katlı pazarlama" olarak bilinen sistem son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla kullanılır hale geldi. Bu sisteme daha çok halkımız parfümeri, temizlik ürünleri satışlarında şahit oluyor. Bunların yanında sigorta hizmetleri gibi bazı özel alanlarda da uygulanmıyor değil. Çok katlı pazarlama aslında her güzel şeyde olduğu gibi, yanlış uygulamaların ağırlıkta olduğu bir şekilde işliyor ülkemizde. Bu da satış kirliliği yaratıyor. Bu bilinçsizlikte giderse sistem işleyemez hale gelecek. Bende öncelikle bu sistemin nasıl işlediğinden bahsederek,hemen arkasından bu konuyla ilgili görüşlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
Çok katlı pazarlama, üreticiden tüketiciye giden yoldaki kanalları (toptancı, perakendeci) ortadan kaldıran, üye mantığı ile varlığını sürdürebilen ve çalışanına sattığı ürünler karşılığında prim veren bir sistemdir. Yani bu sistemde yer alan her birey, firmaya satışları üzerinden aldığı pay nedeniyle firmanın ortağı oluyor.Genellikle bu şekilde çalışan sistemler firmalara göre farklılık göstermektedir. Bunlar prim oranları, yüksek satışlarda ekstra prim gibi şeylerdir.

PEKİ ÇOK KATLI PAZARLAMA NE ZAMAN VE NASIL DOĞDU?
Uzmanların çoğu, çok katlı pazarlama yöntemini ilk kez başarıyla uygulayan kişinin, Carl Rehnborg olduğu konusunda fikir birliğindedirler. Onun öncesinde, satış teşkilatına kazandırılan her yeni satış temsilcisi için kendisini getirene prim verilmesi ya da teşkilata kazandırdığı temsilcilerin satışlarından belirli bir süre bir yüzdenin ödenmesi gibi uygulamalar yok değildi. Fakat bugün anladığımız anlamda, ekibin yarattığı satış hacmi üzerinden sürekli bir kazanç sağlayacak bir program ilk kez, ABD'de Carl Rehnborg'un sahibi olduğu şirketin ürünlerinin satışında uygulanmıştır.
Carl Rehnborg'un 1934 yılında kurduğu şirketin ilk ismi, California Vitamin Company idi. Sonradan şirketin ismi, Nutrilite Products Inc. olarak değiştirildi. Başlarda klasik bir doğrudan satış programı uygulanmaktayken 1945 yılında Carl Rehnborg, bugünkü çok katlı pazarlama yönteminin tüm temel unsurlarını içinde barındıran bir programa geçti. Kimileri bu programın, Carl Rehnborg'un kişisel bir buluşu olduğunu iddia ederken, kimileri ise programı Nutrilite'ın Distribütörleri olan Lee S. Mytinger ve William S. Casselberry'nin geliştirdiklerini ileri sürerler.

PEKİ BU SİSTEM ÇALIŞANLARA NE GİBİ FAYDA SAĞLIYOR?
En önemlisi çalışma saati stresi ortadan kalkıyor. Ayrıca firma ürünlerini indirimli alma imkanı, satışlardan alınan prim sayesinde psikolojik olarak "firmanın ortağı" duygusu diğer faydalı örnekleridir. Zaten firmalarda bu özelliği çok iyi avantaja çeviriyorlar açıkçası. Özellikle ev hanımları, emekli gibi çalışmayanlara meşguliyet yaratması (bu durumu aşağıdaki satırlarda eleştireceğim) insanlar tarafından hoş karşılanıyor.
Bu sistemin hiç mi eksik yönleri yok derseniz size cevabım tabi ki var. Bu sistem birçok ülkede başarıyla uygulanmış olmasına karşın bazı ülkelerde hüsrana dönüşmüştür.Bu işte başarılı olmak ve söylenildiği üzere çok paralar kazanmak için gerçek anlamda ciddi donanımlara sahip olmak gerekir ki bunların en başında eğitim gelir. Ülkemizde çok katlı pazarlama üzerine birçok seminerler düzenlenmiştir ve hemen hemen hepsinde ilgimi çeken bir konu vardır.Bu seminerlede her kesimden kişilerin(işçi,memur,esnaf...)bu sistemi başarıyla yürütebilecekleri savunulmuştur.Fakat sahneye bu sistemden çok paralar kazanıyoruz diye çıkanların hiçbiri ne kasap ne memur ne de terzidir. Bu anlamda yukarıda da bahsettiğim gibi bu sistemde başarılı olabilmek için eğitim, bu ürünleri satın alabilecek gelir seviyesi yüksek bir çevreniz olması gerekir.

Bu arada bir diğer nokta ise satışın, "ısrar" olarak algılanmasıdır. Israr, satışta en kötü mesajdır.Zaten bu işi yapanların savundukları' Biz satış yapmıyoruz sadece tavsiye ediyoruz' diyerek sistemin bir baskı yaratmadığıdır.
Sonuç olarak görülüyor ki network marketing iyi bir sistem; ama uygulamada bazı yanlışlar var. Bu yanlışlar çalışanlara verilecek eğitimle ve kişilere verilecek doğru bilgilerle giderileceğini umut ediyorum.

29 Nisan 2009 Çarşamba

YAPIŞMAYAN SAKIZ İCAT EDİLMİŞ


2. blog yazım için pazarlamayla ilgili bir haber ararken, ilginç bir yazı gözüme çarptı paylaşmak istedim. Gerçi 2007 yılında yayınlanmış ama bu konuyla ilgili daha güncel bir haber bulamadım. Yapışmayan sakız icat edilmiş, gerçekten çok orjinal bir fikir. Artık her ürün farklılaşmaya başladı günümüzde. Yine de günümüzdeki sakızların piyasadan tamamen kalkabileceğini düşünmüyorum.Öncelikle haberi olduğu gibi aktarıyorum, yorumlarımı sonra yazacağım.

İngiltere sokaklarında adım başı yere atılmış onlarca sakızın yarattığı çirkin görüntü belki de son bulacak.Yeni icat İngiliz çöpçüleri sevindirecek. Zira İngiliz bilimadamları yapışmayan sakızı icat etti.Temiz Sakız adı verilen sakızlar, York kentinde yapılan Bilim Festivali'nde tanıtıldı. Sakızlar, caddeleri temizleyen görevlilerin, okul hademelerinin baş belası dünyanın dört bir yanında.

Sakızların kaldırımlardan, merdivenlerden, otobüs koltuklarından çıkarılması için her yıl milyonlarca dolar harcanıyor.İngiltere'de her yıl bu işlem için harcanan para 150 milyon sterlin civarında.Ancak şimdi, Bristol Üniversitesi'nden bilimadamları, bu işe bir çözüm bulduklarını söylüyor.Çözüm, sakıza eklenen polimer adlı bir kimyasal madde.Bu madde, sakızın herhangi bir şeye yapışmasını neredeyse imkansız hale getiriyor."Yapıştığı halde ise, polimerin suyla barışık özelliğinden ötürü, kolayca temizlenmesi mümkün." diyor bilimadamları.

Yapışmaz sakız, bir dizi çiğnenebilirlik ve yapışabilirlik testlerinden geçmiş durumda.Profesör Terrence Cosgove, testlerin sonuçlarını anlatırken "Bu ürünü ilk geliştirdiğimizde, tabii ki hemen ağzımıza atmak istemedik. Bir sakız çiğneme testinin yapıldığı alet aldık. Tabii bu deneme, gerçekten çiğnemenin bire bir yerini tutacak birşey değil. Ama sakızı saça, ayakkabılara yapıştırmaya çalışma gibi deneyler de yaptık. Pamuklu giysilerin üzerine koyup, çamaşır makinesine attık. Çıktı. Tahta üzerinde denedik, kağıt üzerinde denedik... Her bir yüzey de birbirinden farklı. Ve bazı yüzeylerde yapışma hiç söz konusu olmadı." dedi.

Yapışmaz sakızın piyasaya sunulabilmesi için önce Avrupa Gıda Güvenliği düzenlemelerinden geçmesi gerekiyor.Bunun yıl sonuna kadar gerçekleşmesi umuluyor.Yapışmaz sakız hakkında başlıca sakız firmalarıyla da görüşmeler yapıldığı ve firmaların bu yeni ürüne ilgi gösterdikleri belirtiliyor.

Gelelim yorumlara.. Ayakkabılarımızın altına yapışan, özellikle yazın çekilmez bir durum olan çıkmayan ve uzayıp duran sakızlardan kurtulmak güzel olurdu. Okuduğumuz gibi Türkiye'de böyle bir ürün söz konusu değil henüz. Bir yıl sonra piyasaya sürülebileceğini söylemişler haberde fakat henüz böyle bir ürün yok. Umarım çıkar tabi.. Avrupa'nın gelişmiş ülkesi İngiltere bıkmış yapışan sakızlardan.. Zaten Türkiye'de sokakların temizliğine önem verilmediği için bizim çöpçülerimizin ve hademelerimizin yapışık sakızlardan pek şikayet ettiğini sanmıyorum.. Hadi diyelim artık Türkiye çevresine duyarlı olmaya başladı, yine de bu yeni sakızlar içerdiği madde nedeniyle piyasadaki sakızlardan daha pahalı olacağı için Türk halkı tarafından rağbet görmeyecektir. Tek çözüm sakızı yere atma cazası gibi bir uygulama başlatılmasıdır devlet tarafından.. Yani iş sakızda değil, çevresine duyarlı olan bir millet olabilmekte bence..

28 Nisan 2009 Salı


DONDURMANIN DA LÜKSÜ OLUR MU?

Demeyin! Tabii hala sokaklarda "süt darı"nınki gibi arabalarda satılan dondurmalar döneminde kaldıysanız, 90'ların pop müziğini dinleyip, güneş gözlüklü Mustafa Sandal'ın " O kız bana kazak örmeli.." şarkısını TOP 10 listelerinde görmek istiyorsanız siz de haklısınız efendim. Hele TRT'nin tek kanal olduğu dönemlere inmek bile istemiyorum. O dönemlere inip, sonra tekrar günümüze, - evlerine elektrik verilmediği halde televizyon, su tesisatı bağlanmadığı halde çamaşır makinesi yardımı yapılan (!) bu döneme çıkarsak vurgun yemiş bir balıkçı gibi oluruz sanırım.. Yaralı ve fakat son derece mağrur! Kumar borcu yüzünden evini ipotek ettirmiş ama hala göbeği dışarıda, ellerini arkaya bağlamış ortalıkta dolaşan sonradan görme sosyetelere benzeriz mazaallah!! -Ve ben bu sonradan görmelerden hiç hoşlanmam nedense (?)
...
Her telden sosyo-psikolojik ve azıcık da politik başlangıcım ile konuya ilgi çekebilmeyi başarmışımdır umarım. Giriş kısmındaki nadide cümlelerime, yazımın sonunda şahsi fikrimi belirtmek için atıfta bulunacağımı ve baştan sona bir bütünlük yakalamak istediğimi de şimdiden belirtir ve sizi uyarmayı bir borç bilirim! ( Nasıl diyor siz TÜRK'ler, " e hool sörkıl " )
...
Okuyucu da bilgilendirdikten sonra, kendine sonunda bir köşe bulmuş Reha Muhtar edasıyla devam etmek isterim. ( Reha Muhtar'a cevap hakkı doğdu, nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa kendisiyle görüşmek isterim.) Şimdi efendim, hepimizin çok iyi bilmediği gibi Carvel Ice Cream tüm dünyada almış başını gitmiş, (rakamsal verilere dayanarak 8 bin 500 markette dondurmasını satarak alıp başını gitmiş) ve "lüks" dondurma kategorisinde "Heagen-Dazs" ve "Ben&Jerry's" gibi iki dev markayla yarışan bu şirket, "Alıcaam Fıstığı, binicem üstüne, vurucam kırbacı vurucam kırbacı nihahah" edasıyla değişik ülkelere franchising vermeye başlamıştır. Ve hedeflerinde Türkiye pazarına da açılmak vardır. ( E ben de o kadar kar etsem, ben de daha çok pazara gireyim derdim. Adamlar haklı.. Bi pembe panjurlu evimiz olsun, bize yeter diye bir şey olmaz iş dünyasında! -Büyük konuştum, belki de olur, her an cayabilirim.)
Bu haberi veren ekonomi dergisi Ekonomist, Carvel'den franchising alacaklara bir kaç küçük öneri de sunmuş. "Aman dikkat, kriz var! Pazarlık edin!" E kardeşim, diyesi geliyor insanın, madem kriz var, "lüks" dondurmanın işi ne bu krizde?? "Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin" derler diye korktuğum için soramıyorum. Ve fakat, aslında işin iç yüzü öyle değil. Bu ünlü vecizeyi söyleyen hanımefendi gayet doğru söylemiş. Bu kriz öyle bir kriz ki -bu kriz politikaları öyle politikalar ki- fakir daha da fakirleşiyor, zengin daha çok göbeğini hoplata hoplata gülmeye başlıyor.. E şimdi ben zengin olsam ekmek yer miyim? Yemem, gider pasta yerim.. Sonra da bir Carvel ziyafeti çekerim kendime.. Burası Türkiye! Burada kriz var! Reklam sloganı da bu olsun hatta, ben bir görüşeyim Carvel'cilerle... Ben pastamı yerken, Carvel'imin en cafcaflı bilmemne soslu dondurmasını kaşıklarken, ekmek bulamayanlar da Memetali Bey'i arayıp 3 sessiz, 1 sesli harf söylesinler, bir plazma TV bir de laptop kazansınlar. Ohhh beleş!!
...
Kendi çapımda yazmaya çalıştığım bu ilk blog denememin sonuna geldik sevgili okuyucularım. Belki sıkıldınız ama napalım, tarzım bu, -kısa bloglar vardı da siz mi okumadınız! Yazıma müzikten bahsederek başlamıştım yine onunla kapatmak isterim. Tom Jones bir daha asla aşık olmayacağını söylüyor şimdi.. Evet itiraf ediyorum, ben 90larda bile değilim.. 60lardayım.. "Oldies but Goldies" dinleyip yaşlanınca old ve gold olmak istiyorum.. -İçinden gülen olursa bi daha konuşmam!
Dipnot: Az önce yalan attım size, ben çok zengin olsaydım da oturup da her öğünde ekmek yerine pasta yemezdim. İyi bi insanım ben, fakirlere yardım filan ederdim herhalde.. Nevvar-Salih İşgören çiftini de severim bu yüzden.. Şarkım değişti "Life Goes On" diyor Alessandro Safina.. (Güzel şarkı) Hayat devam ediyor, birileri bir yerlerde aşık oluyor, birileri ayrılıyor, birileri de franchising alıp gemisini yürütmenin yollarını arıyor.. "Thats life" böyle bir şey işte.. Ebru Gündeş'ten "Hayatta Başarılar Diliyorum" u hepinize armağan eder, kokulu öpücüklerimi yollarak yazımı sonlandırırım efendim. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız!!!

Son dipnot: Anneciğim, bu ilk blog yazımı sana armağan ediyorum. Güle güle kullan!
İçses: Yaklaşan bir Anneler Gününü daha hediyesiz atlatıcaz, mutluyuz!! :))

1 Nisan 2009 Çarşamba

OPERATÖRLERİN MÜCADELESİ KIZIŞIYOR


Turkcell, Avea, Vodafone gibi ünlü operatörler ardı ardına reklamlarla, yeni ekonomik paketlerle piyasada rakabet etmeye çalısıyorlar. Özellikle artık numara taşınabilirliğinin mümkün olmasyla bu rekabet daha da artacağa benziyor. Turkcell Şahan Gökbakar'ın Recep İvedik adlı sinema karakteriyle ilgi çekip buzz marketing uygularken, avea herzaman oldugu gibi tarifelerinin ucuzluğuyla dikkat çekiyor. Özellkle kamu personeline yönelik tarife seçenekleri kamuda çalışanlar için oldukça cazip seçenekler. Turkcell'in de buna karşı işTcell adlı tarifesi mevcut.

Turkcell en çok tercih edilen gsm şirketi olma özelliğini korumak ve sahip olduğu 35 milyon abonesini elinde tutabilmek için cazip tarife seçeneklerine odaklanacağını açıklamış:
Turkcell yetkilileri, 'Farklı fiyat teklifleri devam edecek. Kaliteli iletişim için yatırımları 400 milyon dolardan 800 milyon dolara çıkardık. Altyapıyı iyileştiriyoruz. Marka işbirlikleri sürecek. kampanyalarda sürprizler olacak' diyor.
Numara taşınabilirliği ile abone değişiminin % 10'lar seviyesinde olacağını belirten Turkcell yetkilileri, pazar paylarında ciddi değişimin olmayacağını düşünüyor.

Avea ise öncelikle altyapı iyileştirme çalışmalarına başladı. İyi ki başlamış, bir Avea kullanıcısı olarak çok yetersiz olduğunu düşünüyorm bu konuda..Aveanın pek çok servis ve şebeke sorunu var.Mesajların iletilmemesi, konuşmaın ortasında hattın kesilmesi oldukça sinir bozucu. Ancak cazip tarifelerinin beni ve ucuza konuşmak isteyen pek çok kullanıcıyı da kendine çektiği bir gerçek. Bu yüzden Turkcel'lden de Avea'ya geçişler mevcut.

Uluslararası arenada en büyük operatörlerden biri olan Vodafone ise marka avantajını Türkiye’de de kullanmaya çalışıyor. Vodafone'un 24 ülkede gsm operatörlüğü yapıyor olması, bu alanda lider olması ve dünyanın en büyük gsm operatörü olması, Türkiye'de de iddialı olduğunu kanıtlıyor.

Yapılan anketler en çok geçişin Türkcell’den Avea yönüne doğru olduğunu gösteriyor, yani bu geçişi gerçekleştiren kullanıcılar Avea’nın fiyat avantajlarından faydalanmak istiyorlar. Tabi Avea’dan Turkcell’e geçen yok değil tabi ki, bunlar da Avea’nın halen daha oturtamadığı bazı servis ve şebeke sorunlarından bıkan ve artık daha kaliteli bir hat kullanmak isteyenler olsa gerek. Bir de tabi Vodafone’a geçen yada Vodafone’dan diğer operatörlere geçen kullanıcılar var.

Sonuç olarak operatörlerin mücadelesi gitgide kızışacağa benziyor. Bir tüketici olarak bu durumdan oldukça memnun olduğumu belirtmeliyim. Böylece çok yüksek olan ve ve bize dayatılan fiyatlar artık normale dönecektir.